http://img193.imageshack.us/img193/2674/itiraf2miae4.jpg

Ateşe dokunmamayı öğrendim önce
Sonra da bir bardak suda boğulmamayı..
Mayınlı toprakları gördüm sonra;
O mayınlara dokunmamayı..

Aşılmaz duvarlar çıktı karşıma
Bükemediğim bileği öpmeyi öğrendim
Çok belalar geldi başıma
Zorluklara direnmeyi öğrendim

Çınar ağacını gördüm sonra
Toprağa kök salmayı öğrendim
Bulutlar gibi haşmetli olmak vardı
Rüzgârlara yalvarmayı öğrendim

Dalgalandım deniz gibi;
Dağlar gibi yürümeyi öğrendim
Gözlerim doldu sonra
Çocuk gibi ağlamayı öğrendim

Fırtına oldum birden
Rüzgâr gibi esmeyi öğrendim
Bileylendim hayata
Bıçak gibi kesmeyi öğrendim

Kurumuş yaprak gibi
Dallardan düşmeyi öğrendim
Bulamadım dost nasihatı
Hayatın içinde hayatı öğrendim…

Metin Yıldız

alıntıdır

Islak sokaklar mevsimindeyiz artık
Bu kalabalık şehre hüzün yağar bu zamanlar
Yalnızlık yağar caddelerine
Darmadağın saçlar, ıslanmış yüzler hep yere bakar
Kahveleri bile dert yüklenir,çayları daha bir demli…
Unutulan sevgiler hatırlanır,veya sevgililer unutulmaya çalışılır
Bu mevsimde vitrinleri az sulu rakı gibidir bu şehrin
Her adımın yalnızlığa uzanır
Yine de hızlı atılır adımlar,koşulur bu sokaklarda
Herkes kendi türküsünü söyler yüzünü buruşturarak
Herkes kendi hikayesini en acıklı sanır…

Kendisi koca bir yalanken gerçeği arar bu şehir
Sokakları gibi evleride acı doludur
Gözyaşları taşar pencerelerinden…
Geceleri gerçeklerini saklarda,hergün başka bir maske takar insanları
Hayatları vardır aldattıkları
Birde tekbaşına kalınca yaşadıkları…
Aşkları bir damla gözyaşında boğulur bu şehrin
Onun için geceleri yeni hayatlar yazılır kimsenin bilmediği zamanlara…
Onun için kimse üzülmez gidenlere ve acır geride kalanlara.
Herkes kendi türküsünü söyler bu şehirde,
Sadece kendi acısına ağlar,
Herkesin tiyatrosudur bu şehir,herkesin en yalandan sahnesi
Ve onun için bulunmayı bekler bu şehrin denizlerinde incilerin en sahtesi…

Yinede yalan olduğunu bile bile her gün aynı oyunu oynar bu şehrin insanları
Herkes kendi hikayesini en acıklı sansa da ;
Her geceyi pembeye boyar gündüzün yalanları
Bu mevsimde vitrinleri az sulu rakı gibidir bu şehrin
Her yudumun yalnızlığa uzanır
Yine de hızlı adımlar atılır,koşulur yalnızlığa…
Herkes kendi türküsünü söyler yüzünde bir maskeyle
Hergün insanlığından bin defa utanır…

Bana bu satırlar İstanbul’u anlatıyor ama tabi yazan hangi şehre hitaben yazmış onu bilmiyorum.

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yasamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mi ?
Cami’de uyanıyorsunuz. Bir tahta
sandık içersinde, Herkes karsınızda
saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette.tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı,
Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir
İtibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
Hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size
maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev….
Altmışlı yaslara kadar hersek garanti, huzur
içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün
çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın
kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük
veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir
insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda
el pençe divan…vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler
de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade…..aman ne güzel günler başlıyor…
Derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya
çıkmış, “fazla çalıştın” diyor “artık eve dön, isi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…” keyfe
bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,
su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve babanız sizi
götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok
artık….
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, “evde otur,
keyfine bak, oyuncaklarınla oyna” Diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı
bile Temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde
hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama
giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya
dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir
ortamda yasıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir
hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir
Olayla hayatiniz bitiyor… ; )

Can Yücel

Otuzbeşime bastım geçen hafta…
İlk yarı bitti : Hayat:1 – Ben:0…!!!…
Ama belliydi böyle olacağı
Nicedir başlamıştı belirtiler:
Yolda çocuklar “Amca şu topu atıversene” diye seslendiklerinde
kuşkulanmıştım ilkin…
Sonra saçlarımdaki beyaz teller tescilledi yarı yolun ufukta göründüğünü,
Baktım; lise fotoğraflarım sararmış, sınıf arkadaşlarım yaşlanmış. Eş dost
sohbetlerinde sağlık ve çocuk konuşulur olmuş, seyahat ve aşk yerine…
Gök gibi gürlemeye alışkın müzik setimin ses düğmesini kısar olmuşum,
içimdeki uçurtmanın ipini çekercesine…
Bizim zamanımızda diye başlayan nutuklar atmaya başlamışım mezuniyet
törenlerinde,
-Hayret daha dün değil miydi benimkisi?-
Yıllar yılı dudak büktüğüm “ölümden sonra hayat” masallarına kulak
kabartmaya başlamışım gizliden gizliye…
İple çektiğim Haziranlara sırt çevirmişim.
Yaşamın orta sahasına girmişim, irkilmişim…
Ruhumun ikizleri yine çekiştiriyorlar kollarımdan;
Biri, “daha ne gördün ki” diyor yüzünde papatyalarla, asıl şimdi başlıyor
hayat!… Bundan sonrası rahat!”
Lakin “Buydu görüp göreceğin” diye efkarlanıyor öteki… ikinci yarı geçer
hızla, yaşlanırsın zamanla…
Yaşı genç olanlar 35′e uzak durduklarını sanarak “Sahi oldu mu o kadar?
Hiç göstermiyorsun” tesellisindeler.
35′le çoktan tanış olanlarsa “Hayata hoşgeldin” pankartlarıyla
karşılamadalar…
İlk yarı sadece bir ısınmaymış meğer: asıl ikinci yarıda anlaşılırmış
tadı, hayatın… kavganın… aşkın…
Bense şaşkın… devre arası bilançolarındayım.
Son dönemde kimbilir kaç kez eski anıları yaralı ele geçirdim, belleğimin
derinliklerinde?…
Kimbilir kaç kez kendime yakalandım, kendimden kaçarken?…
Ve sustum vicdan sorgularında…
Aksi sedamla bile dertleşmedim. Meğer ne yaman serüvenmiş hayat? Bazen
yediveren gülleri gibi bereketli…
Sanki hayat değil, Körfez Krizi mübarek: Bir koyup, beş alıyorsun…
Yaşıyor, seviyor ve seviliyorsun… Bazense kıtlıktan kırılıyor ortalık,
şaşıp kalıyorsun…
Oysa -herkes bilmezden gelse de- skoru belli oyunun:
30′larda dedeni ve nineni kaybediyorsun, 40′larda anneni ve babanı… Ve
70′lerde kendini…
Şimdi devre arası, yolun yarısı…
Bugüne dek ancak tanıştık hayatla… Ben ona kendimi tanıttım, O bana
kendini…
Göğsüme madalya gibi dizdim hatalarımı…
Zaferlerim onlar benim, olgunluğumun yapıtaşları…
Ve derin bir yara gibi sakladım başarılarımı…
Asansör çıkarken yukarı, dönüp bakmadım bile aşağı…
Dönmesin diye başım…
Ben istikballe arkadaşım…
Ne var ki herşey yarım…
Hayat da yarım, sevdalar da…
Daha diyeti ödenmedi sevinçlerin…
İhanetlerin hesabı sorulmadı…
Nazım’ın dedidği gibi “Kopardım portakalı dalından ama, kabuğu soyulmadı,
sevdalara doyulmadı…”
“Doydum diyen görmedim ki ben zaten…”
Lakin gel de zamana anlat bunu…
Sahi nedir bu telaş, bu kin? Sanki ölüye can yetiştireceksin…
Baktım ikinci yarı kapıda… ve hayatın ceza sahası yakın…
Doldurdum bir kara kutuya 35 yılın hesabını.
Acılar, sancılar bir çekmecede sevdalar diğerinde…
Bir yerde hüzünler ve korkular, bir üstte sevinçler ve zaferler… Kat
kat, dizi dizi dizdim kullanılmıştakvimlerimi,
Sabırla kapattım kutuyu, sevgiyle mühürledim ağzını…
İlk yarı bilançom o benim: Yangında ilk kurtarılacak… Kazada ilk
açılacak…
Yarımlar tam olduğunda kara kutuyu açıp bakanlar teşhis koyacaklar
halime… “Çok mutlu olmuş, fazla yüksekten uçmuş zavallı” diyecekler
Ya da,
“Sebepsiz alçalmış… Bile bile vurmuş kendini dağlara!…”
Fakat kara kutu ancak bir kısmını söyleyecek hikayenin…
Kalanı benimle gelecek…
Dağların yamaçlarına savuracağım en mahrem hatalarımı…
Reyhanlar saklayacak sırlarımı…
Skoru birtek Ege’nin suları bilecek…
Denize kavuşabilirse eğer içimdeki nehir…
HAYAT : 0 – BEN : 1

Can Yücel – Hayat Ve Ben

” Yaşamım benim en güzel şiirim ” diyen Can Yücel’den güzel bi şiir

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiç bir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de kalp,
göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namuzsuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında
bir ayrılık gizlendiğine belki de, kartvizitinde
“Onca ayrılığın birinci dereceden failidir.” denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.
Issızlığa teslim olmazdı sahiller, kendi belirsiz sahillerinde
amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya, canım ellerini tutmak isterse…

Evet sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
Kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
Mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa
tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

*İnsanlara beklediklerinden fazlasını ver.Ve kibar ol.
* En sevdiğin şiiri ezberle.
* Her duyduğuna inanma, elindekinin hepsini harcama ve istediğin kadar uyuma.
* “Seni seviyorum” derken inanarak söyle.
* Evlenmeden önce en az altı ay nişanlı kal.
* Asla başkalarının hayalleriyle dalga geçme.
* Derinden ve inançla sev. Kırılabilirsin belki ama başka türlü de hayatını tam yaşayamazsın.
* Anlaşmazlıklarla dürüstçe savaş. İsim verme.
* *İnsanlar hakkında konuşulanlara inanıp onlar hakkında karar verme.
* Yavaş konuş ama hızlı düşün.
* Şunu daima hatırla ki, büyük aşk veya büyük yatırım daima büyük risk taşır.
* Anneni ara.
* Biri hapşırırsa “çok yaşa” de.
* Eğer kaybedersen, aklını da kaybetme.
* Üç “S”yi unutma: Saygı kendine Saygı başkalarına Sorumluluk tüm hareketlerin için.
* Küçük bir tartışmanın tüm dostluğu mahvetmesine izin verme.
* Eğer hata yaptığını fark edersen hemen onu düzeltmeye bak, bile bile devam etme.
* Telefonda konuşurken gülümse. Karşındaki sesinden gülümseyişini duyacaktır.
* Konuşmayı sevdiğin bir erkekle / kadınla evlen. Yaşın ilerledikçe sohbet her şeyden fazla önem kazanacaktır.
* Biraz yalnız kalmaya özen göster.
* Daha fazla kitap oku, daha az TV seyret.
* Güzel, şerefli bir hayat yaşa. Yaşlanıp geri baktığında ikinci bir defa tadını çıkarırsın.
* Allah’a güven ama arabanı kilitle.
* Yuvanda sıcak bir ortam yaratmak için elinden geleni yap.
* Sevdiklerinle tartışırken, o anı önemse, geçmişi kurcalama.
* Bilgilerini paylaş. Bu aynı zamanda ölümsüz olmanın bir başka yoludur.
* Dua et. Büyük güç verir. Düşün. Daha da büyük güç verir.
* İşini iyi yap.
* Yılda bir defa, daha önce gitmediğin bir yere git.
* Eğer çok paran olursa, başkalarına yardım et. Paranın en zevkli tarafını kaçırma.
* Bazen istediğin bir şeyin olmaması senin için bir şanstır.
* En iyi ilişki, birbirinize olan sevginiz, birbirinize ihtiyacınızdan fazla olduğu zaman olacaktır.
* Başarının gerçek olup olmadığını anlamak için karşılığında neler verdiğine bak.
* Şunu bil ki karakterin senin kaderindir.

Bazen anlatmak istediklerinizi anlatmakta zorlanır,
Bazen de nereden başlayacağınızı bilemezsiniz…
’Nerden nereye’ dediğiniz anlar vardır.
”Nerdeen nereye?..”
Bu yazıyı Danimarka dönüşü, uçaktan yazıyorum mesela.
Uçak-Danimarka-Laptop,
Nerden nereyedir bu …

7. Türkçe Olimpiyatlarının Kuzey Avrupa ayağını sunmaktan geliyorum…
Norveçli, İsveçli, Finlandiyalı, Danimarkalı, Belaruslu, Litvanyalı, Letonyalı çocukların Türkçe okuduklari şiirler, şarkılar ve türkülerden yani…
Kopenhag’da sadece Kraliçe için açılan ve ilk defa bir yabancıya verilen muhteşem bir salondan, Türkiye’nin ileri gelen sanatçı, gazeteci ve yazarlarından oluşan yine muhteşem bir juri kadrosundan…
Kuzey Avrupalı çocuklar, Kraliçe’nin salonu ve Türkçe,
Nerden nereyedir bu…

Sadece bir ülkeden bir çocuk kazanıp gitse de, Türkiye’ye finale gitmek için binlerce çocuk Türkçe öğreniyor; asıl muhteşem olan bu …
Dünyanın dört bir tarafından, yüzbinlerce Türkçe öğrenen çocuk yapar bu…
Dilini öğrenen insan o ülkeye gitmek, oraları görmek, oranın insanı ile konuşmak ister.
Özet olarak, bu çocukların elleriyle oluşacak yeni dünya ve fazla değil, 25-30 sene sonra bu çocukların sevgiyle büyüyen elleri olacak dünyanın dört bir tarafında…
Nerden nereyedir bu…

Şiir okuyan Afrikalı; türkü söyleyen Avrupalı, horon tepen Amerikalı…
”Bir gün dünyanın konuşma dili, neden benim dilim olmasın?”
Ve neden Iraklı çocukla Amerikalı çocukların ortak dili güzel Türkçem olmasın?
Filistinli çocukla, İsrailli çocuk, neden bu halaya durmasın?
Muhteşem bir umuttur bu…
Tohumları gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum, ellerimle tuttum,
İşte, nereden nereyedir bu…

Danimarka Kopenhag’dan yazıyorum bu yazıyı…
Aklıma 25 sene sonraki Rassmussen geldi;
Güldüm…
Hayal değil, gerçektir bu.
Gördüm…
Dalgalanan ses bayrağımdır bu.
Duydum…

BU SESE SES VER GÜZEL ÜLKEM,
BU SESE SES VER!..

Haberkuşağı/Bedirhan Gökçe

Alıntıdır.

Günümüzdeki ilişkilere baktığımızda, zor durumda olanın genelde kadınların olduğunu görüyoruz..

Kadın çabalar.

Kadın koşar..

Kadın yalvarır..

Erkekse olağanda sertliğiyle durur karşısında..

Şiddet gösterir..

Kadın ağlar..

Erkek hakaret eder..

Kadın üzülür..

Sevdiği adamın her sözü kalbine bir ok gibi iner..

Erkek durmaz..

Devam eder..

Bilmez..

Erkeğin bilmediği bir şey daha vardır..

Yaptığı her hata kadının defterine bir çeltikdir..

Kadın her kırıldığında hayali defterine bir not daha düşer..

Her üzüntüde o deftere yeni satırlar eklenir..

Örneğin bir kaç kız toplandığında, defter açılır..

Kısmen..

Çünkü esas notlar her zaman en sona saklanır..

Satırlar süzülür gözyaşları eşliğine..

Nefretler dile gelir..

Boş telkinler eşliğinde..

Sonuçta dönülen nokta yine aynı olur..

O adamdır..

Kadın üzüleceğini bile bile gider o adama..

Başına gelecekleri bile bile tutar elini..

Kırılacağını bile bile sarılır boynuna..

Öper uzun uzun..

Erkek, kendisine verilen gizli bir şansı yine hiçe sayar..

Boş tartışmalarla heba olur geçen zaman..

Kadın yine üzülür..

Yine ağlar..

Ve erkek gider en sonunda..

Kaçar..

Kadın yaşayan ölü olur..

Attığı her adımda hüzün vardır artık..

Zamanla azalsa da içinde kalır hep bir şeyler..

*

Kaçıp giden erkeklerin geri dönmesi sıkça görülen bir durumdur..

Çünkü erkeklerin hayatı hep bir arayış içindedir..

Tutunacak bir dal aramakla geçer hayatları..

Gözünün önünde olanı değil başkasını arar..

Tüm kapılar kendisine kapandığında eskiler dönüş yapar..

Erkekler birer çocuktur..

En sert, en ciddi duruşun altında bile zayıf bir ruh vardır..

Çok çabuk incinir o..

Belli edilmemesi için şiddete başvurulur..

Sürekli istekler, sürekli engellemeler hep bundandır..

Erkekler sanıldığı kadar güçlü değildir..

*

Kadın üzüldüğünde kolay kolay silemez yaşananları..

Kadınların en sık başvurduğu beyaz yalandır bu..

Unuttum, boşver vs..

Her ayrıntı bir nottur kadının gizli defterinde..

Her notun bir çıkış zamanı vardır..

İlişkilerde iktidar her zaman kadının elindedir..

Kadın bir süreliğine erkeğe devreder ünvanını..

Erkeğin üstün görünmesi hoşuna gider..

Çocukluğundan beri liderlik kompleksleriyle büyüyen erkek bu ’’geçici’’ ünvanı sürekli sanır..

Kendi küçük egoları yüzünden büyük yaralar açar sevgilinin kalbinde..

Aşkın son, nefretin ilk damlalarını damlatır sevgilinin kalbine..

Erkeğin her hatası kadının içinde saklanır..

Aylar hatta yıllar sonra ortaya çıkmak üzere depolanır beyninde..

Kadın sadece uygun zamanı bekler..

Ölümcül darbe hazırdır..

Hiç beklenmedik bir anda notlar çıkartılır ortaya..

Hatalar bir bir sıralanır..

Defter açılmıştır..

Erkeğin bir zamanlar basit gördüğü şeyler şimdi kabusu olmak üzeredir..

Kırılan kalp tekrar onarılamaz..

Kadının iktidar zamanı gelir..

Erkek gerçekle yüzleşir..

*

Her kadın biraz zalimdir aslında..

Sadece bunu her zaman belli etmezler..

Bu yüzden bir kadını üzmeden önce 2 kere düşünün..

ERKEK OLMAK

hayatına bir sürü kadın girmesi değildir, kaç kadını gerçekten sevdiği ve onlara ne kadar dürüst olabildiğidir. geniş omuzlara sahip olmak değil, kaç kadına o omuzlara yaslanacak kadar güven verdiğidir. büyük ve ağır eşyaları kolay kaldırmak değil, hayatın yükünü cesurca taşıyabilmektir. vurdu mu oturtmak değil, önemli olan dokunuşundaki yumuşaklıktır. iyi bir vücuda sahip olmak değil, o vücutta nasıl bir kalp taşıdığıdır.

KADIN OLMAK

boyayla makyajla güzelleşmek değil , iç qüzelliğini ortaya koyabilmektir.
her erkek de bir parça bırakmak değil, bir erkek de bütün olabilmektir.
qüçlü ve dolgun bir fiziğe sahip olmak değil, kararlı ve olgun bir beyine sahip olabilmektir.

VE ERKEK OLMAK !!!

-padişahlık babadan oğula geçer.

-biz yaptığımız zaman adı çapkınlık olur!

-sevimli olmak için çocuk taklidi yapmamıza gerek yoktur

-yeni senelerden beklentilerimizi 31 aralık gecesi giyeceğimiz kırmızı dona bağlamayız

-aynı anda hem komik hem karizmatik olabilmek bize mahsustur

-bir işe öncelikle fiziksel özelliklerimizden ötürü değil zihinsel özelliklerimizden ötürü kabul ediliriz

-uzuneşek bizim içim tasarlanmış lise yıllarının en zevkli oyunudur

-kız arkadaşımız evine davet ederse hain planları olabileceğini düşünmez hatta böyle bir planı varsa gerekli desteği verir her türlü kolaylığı sağlarız.

-çarpışan arabalara binmenin mantığının kimseye çarpmamak değil bilakis çarpmak olduğunu biliriz

-erkekler günü gibi bir saçmalıkla kandırılacak kadar saf değiliz.

-saçımızdaki herhangi bir değişiklik fark edilmedi diye saçımızı başımızı yolmayız

-şaşırdığımız zaman çığlık atıp tüm dikkatleri üzerimize çekmeyiz.

-şehirler arası yolculuklarda yanında oturacağımız kişinin cinsiyeti önemli değildir.( asla erkek yanı olsun diye bir talebimiz olmaz)

-hamama temizlenmek için gideriz piknik yapmaya değil

-kıllı kıllı sokağa çıkma lüksümüz vardır.

-gözyaşlarımız daha anlamlıdır(çünkü herzaman ağlamayız)

-oturup kalkarken frikik verme endişesi taşımayız

-bacaklarımızda selülit çıkması ihtimali yoktur

-en çirkinimizin bile çok güzel kadınlarla şansı vardır

-yaşı bizden küçük olan karşı cinsten birine aşık olmamız ayıp karşılanmaz

-bara gittiğimizde oturup birilerinin bizi farketmesini beklemeyiz örümcek gibi değil aslan gibi avlanırız.

-çok sinirlenince tokat değil yumruk atarız
-sadece x le yetinmeyiz hem x hem y kromozomu taşırız